c50c119e-ff0f-4ed3-8014-e7301cb851943.jpegYemen’de, Balkanlar’da, Sarıkamış’ta kurgulanan ölüm…

 

Yakup Aslan

Tarih boyunca güç kimin elindeyse, algıyı şekillendirmeyi, toplumu yönlendirme ve biçimlendirmeyi de onlar yapmıştır. Çoğu zaman hakikati gizlemek için büyük yalanlara sarıldıklarını toplum fark bile etmemiş. En masrafsız yöntem, milli hamaset duygularını pompalamak. Ülke kaos içerisindeyken ve bütün cepheler birer birer düşerken, ellerindeki propaganda araçlarıyla “başarıdan başarıya koşulduğu” yalanını rahatlıkla toplumda mutlak bir doğru olarak işleyebiliyorlar. Tarih iyi bir laboratuvardır, ancak ne yazık ki yalanlarla devre dışı bırakılmış veya hakikatin üzeri kalın bir kutsanmış örtüyle örtülmüştür. Tarihi yazanlar sultanların uşakları olunca, yalan doğru olarak empoze ediliyordu. Misal olarak kırılmaların yaşandığı Balkanlar ve Sarıkamış’taki büyük mağlubiyet İstanbul’da büyük zaferler kazanıldığı şeklinde anlatılıyordu.

31 Mart Olaylarının ardından 1909 yılında II. Abdülhamid tahttan indirildi ve 65 yaşında olan Veliaht Reşad Efendi İttihat ve Terakki Cemiyeti‘nin desteğiyle tahta çıkartıldı. Abdulhamid’i devirip, Sultan Reşad’ı tahta çıkaran İttihat ve Terakki yönetimi tamamen ele geçirmiş ve tahta da bütün direktifleri harfiyen yerine getiren bir konu mankeni getirilmişti. Sultan Reşad olarak meşhur olan V. Mehmed Reşad Han, Sultan Abdülmecid’in Çırağan Sarayında 1844 yılında Gülcemal’dan dünyaya gelen 3. Oğludur.

Osmanlı dondurulmuş zihin dünyasıyla dünyadaki gelişmelere, aydınlanma sürecine ve ulusların kendi geleceklerini tayin etme taleplerine karşı çözüm üretmenin yerine karşı direnç gösterdi. 18 Ocak 1912’de hakimiyetin yeniden sağlanması maksadıyla Meclis-i Mebusan kapatılıyor ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan ediliyordu. 23 Ocak 1913’te İttihat ve Terakki Fırkası ileri gelen ismi olan Binbaşı Enver öncülüğündeki Yakup Cemil ve adamlarından İttihat ve Terakki Partisi bir fedai grubu Bab-ı Ali’de bakanlar kurulu toplantısını basıyordu. Bu baskın sırasında Harbiye Nazırı Nâzım Paşa öldürüldü. Daha sonra Sadrazam Kamil Paşa makamına giden baskıncılar, onun başına tabanca dayayarak istifaya zorladılar. Yerine İttihat ve Terakki Partisi’nin öncülerinden Mahmut Şevket Paşa sadrazam oldu. Bab-ı Ali Baskını olarak anılan bu olaydan sonra muhalefet şiddetli polis baskısıyla etkisiz hale getirildi. 11 Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın Beyazıd Meydanı’nda makam otomobilinin içindeyken uğradığı silahlı suikast sonucunda hayatını kaybetmesi, İttihat ve Terakki Partisi’nin muhalefeti tamamen ezebilmesine vesile oldu. Basın ve siyaset dünyasında İttihat ve Terakki Partisi aleyhtarı olarak tanınan 322 kişi Sinop’a sürüldüler.

Osmanlı iç çekişmelerden, kumpas, suikast, ihanet ve toplumsal çürümeden dolayı durmadan mevzi kaybediyor ve ordusunu gönderdiği her alanda büyük mağlubiyetler yaşanıyordu. Ülkeyi İttihatçılar ve Halaskarlar şeklinde bölen parçalayanlar, kendi rakiplerine galebe çalıp imha, tasfiye, sürgün, itibarsızlaştırma, düşman ilan etme politikalarıyla ülkede tamamen bir baskıcı atmosfer oluşturduktan sonra, büyük toplumsal kırımlara, katliamlara yönelmekten çekinmez oldular. Osmanlı giderek kan kaybediyordu. Abdulhamid’in itirazları arasında, Padişah Sultan Reşad kan kaybını durdurmak maksadıyla, “Halife-i Müslimin” ünvanına dayanarak cihad ilan ediyor, ancak toplumsal bir karşılık bulmuyordu. Hatta Said Nursi’nin bir İttihat ve Terakki üyesi olarak bu fetvayı toplumun geniş kitlelerine duyurması çabaları da istenilen sonucu vermedi. Balkanlarda, Yemende, Kafkaslarda, Arap topraklarında girilen her savaşın sonu hezimet oluyordu. Ruslar giderek mevzi kazanıyorlardı… Osmanlının girmiş olduğu birçok savaş, İttihat ve Terakki komitecilerinin kışkırtmaları ve maceraperestliği neticesinde geliştiğinden ve dolayısıyla derin bir aklın hazırlığının ürünü olmadığından sonuç hep mağlubiyetti. Başka unsurların ayrımcılık yapmalarını engellemek ve Batıdan esen ulus devlet tehdidini bertaraf etmek amacıyla kurulduğu iddia edilen Hamidiye Alayları’nın başka bir toplumsa amacı var mıydı, bilinmez ama bu süreçle birlikte ülkenin bütün gençlerinin hedefsiz ve plansız savaşlarda imha edildiği bir hakikat…  Hamidiye Alayları, dış tehditlere karşı ülkenin bütünlüğünü korumak, ayrılıkçı unsurları sindirmek amacıyla II. Abdülhamit tarafından 1891 yılında çoğunluğu aşiret gençlerinden oluşturularak kurulmuştu.

1914 yılı Aralık ayının son günlerinde… Devletin başında padişahtan sonra gelen ve hatta padişahın iradesini elinde bulunduran ikinci adam, başkomutan vekili Enver Paşa vardı. Astığı astık, kestiği kestik… Ülke bir anda sultanların yerine Enver Paşa’nın diktatörlüğüne teslimdi. Rusların ilerlemesi üzerine Enver Paşa, 12 Aralık’ta Erzurum’a geldi. Burada plana son şekli verildi. 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, harekatta başarı şansı görmediği için görevinden ayrıldı. Bütün itirazlara, derin muhalefete rağmen Enver Paşa kimseyi dinlemiyordu. 22 Aralık’ta başlayacak kuşatma harekâtı için 19 Aralık’ta genel taarruz emrini yayınladı. Enver Paşa’nın emri şu sözlerle bitiyordu: “Saadet, şan ve şeref ileride; alçaklık, sefalet ve ölüm geridedir.” Kuşkusuz Enver Paşa bu sözleri söylerken, ordunun dini hassasiyetle onun seçilmiş bir komutan olduğunu düşündüğü bilinciyle, kendisinden emin konuşuyordu.

Rus ordusu bütün gücüyle saldırıyordu. Doğu’nun o soğuk günlerinde Osmanlı ordusu, hazırlıksız, plansız, aç ve çıplak halde bilinçsiz bir serüvene sürükleniyordu. İstanbul’dan yiyecek giyecek ve mühimmat gelecek, oradan Erzurum tarafına, oradan da cepheye, hayvan sırtında gönderilecekti! Ancak bununla ilgili hiçbir hazırlık yoktu. Maceracı Enver Paşa’nın bütün amacı, büyük bir çevirme harekatıyla Rusların elinde olan Kars ve Sarıkamış’ı almaktı! İyi de, o korkunç karakış koşullarında bu nasıl olacak, yeterli hazırlığı olmayan orduyla dağlar nasıl aşılacaktı? Aşılmaz Allahuekber dağları kardı, tufandı, metrelerce karla doluydu. Rus ordusu, elinde bulundurduğu imkanlarla ve zorlu kış şartlarına hazırlıklı ordusuyla ilerliyordu. En azından lojistik destek zinciri kesintisiz hareket halindeydi. Cephede Osmanlı ordu komutanı olarak 10. Kolordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa vardı. Enver’in yakın arkadaşı ve onun gibi saray damadı! Askeri taarruz Aralık 1914’te başlatıldı, aç ve çıplak Osmanlı ordusu Kars ve Sarıkamış’ı kurtarma hamaset edebiyatıyla, cihad dini duygularıyla dağlara sürüldü… Hafız Hakkı Paşa orduya emirler yağdırıyordu: “Şiddetli ve cüretli olacağız. Vurunca ses getireceğiz!..”

Bu sırada on binlerce Osmanlı ordusu mensubu karakış koşullarında donarak, ya da Rus askerlerinin mermileriyle komutanlık makamındaki şahsın hayalperestliğinin neticesinde hayatını kaybediyordu… Tarifi imkansız bir travma.. 90 bin genç çoğu zeminde tek kurşun sıkamadan hayatını kaybediyordu… 90 bin ana karalar bağladı.. Çoğu halifeye uymak ve bunun neticesinde oluşan dini sorumluluğunu yerine getirmek için savaş meydanlarındaydı. Ölmeye kurgulanmıştı. Ülkedeki genç nüfusu Hamidiye Alayları askeri yapılanması içerisinde hedefi belli olmayan savaşlarda imha etmeye yeminli bir komutan gibi hareket edildiğini düşünmek abartı olmasa gerek. Zira izahı olmayan bir imha sözkonusu. Yüz bin insanı, kurşunların muhasarası altında donarak ölüme terk etmenin başka nasıl bir açıklaması, izahı, tevili olabilir? Ruslar manevra üstünlüğüyle Enver’in bulunduğu yere de saldırdılar, son anda kaçarak kurtulmayı başarabildi. Kendi canını kurtaran Enver Paşa, 90 bin küsur insanın canını kurtarmada çok da başarılı olduğu söylenemez. Evet, o zorlu kış şartlarında doğru dürüst hazırlığı olmayan on binlerce insan hayatını yitirdi. Karlar altında kalarak.. Dağlarda, ovalarda donmuş insanlardan heykeller manzarası oluşturarak… Ölüm o kadar büyük bir acıydı ki, bugün bile o macerada ölüme gönderilenlerin kesin olarak sayıları bilinmiyor. Herhangi bir hazırlık yapılmadan neden ölüme gönderildikleri de bilinmiyor. Belki de Enver Paşa’nın bu geleneğinden dolayıdır ki, bu ülkede insan hayatı oldukça ucuzdur. Ruslara karşı savaşmak için gönderilen askerlerden sadece 500 kadarı, zorlu kış şartlarında dağları aşarak Sarıkamış’a ulaştı, ancak istasyonda onları Rus kurşunları bekliyordu. Sanki bir ölüm düzeneği onların bulunduğu her alanda hareket halindeydi. Öldüler, ne için öldüklerini bilmeden. Osmanlı ordusunu göz göre göre ölüme gönderen ve sağlanması gereken lojistik desteği sağlamayan ordu komutanı Hafız Hakkı Paşa, o zaman yaygınlaşan bulaşıcı bir hastalık olan tifüse yakalandı ve cephede yaşamını yitirdi. Savaş cephelerinde o zaman kurşundan çok, açlık ve bu hastalık öldürücüydü.

Üç kıtaya kılıçla hükmeden Osmanlı büyük bir gaflet içerisindeydi. Ülkedeki derin kaosa, siyasi çalkantılara, suikastlara, cephelerdeki ağır mağlubiyet ve kayıplara rağmen payitahtta ihtişamlı rutin yaşamını yalanlarla sürdürüyordu. İttihat ve Terakki vesayeti altında olan saray, kendi yakınlarına motivasyonu yüksek tutan tozpembe bir hayal pazarlıyordu. Vesayet altındaki o günün medyası, saray sofrasından beslenme ritüeliyle hakikatin yerine yalan ve hayal satıyordu. İstanbul’da kimse olan bitenin farkında değildi, haberdar olanlar da savaş halinde “vatan haini” yaftasıyla rahatlıkla imha edilebilme ihtimaliyle susuyordu. Üç kıtada at oynatan Osmanlı, verdiği bütün tavizlere, kaybettiği topraklara rağmen rahat yüzü görmeden küçük bir toprak parçasına sıkışmıştı. Fitne, entrika, kumpaslar “ülkenin bekası tehlikede” enstantanesiyle söndürülmeye, soğutulmaya çalışılıyordu. Her gün yayınlanan resmi bildirilerde bütün cephelerde Osmanlı ordusunun ilerleme sağladığı, düşmanlarının yenildiği ve bunun devamında Enver Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun büyük başarılar sağlayarak “Rus ordusunu yendiği, Rusların kaçmakta olduğu” manipülasyon ve ajitasyon içerikleri yalan haberler yazılıyordu. Gerçek o gün gizlendiği gibi bugün de gizleniyor. O katliama sebep olanlar henüz bile topluma kahraman olarak anlatılıyor. Her yıl düzenlenen anma törenleriyle adeta bir kahramanlık örneği sergilendiği empoze ediliyor. Onlarca mağlubiyet, zafer gibi anlatılıyor. Hiç kimse Kafkaslar’da, Balkanlar’da, Yemen’de, Şengal’de ve Sarıkamış gibi cephelerde neler yaşandığını ve neden yaşandığını sorgulamıyor! Milliyetçilik, hamaset ve milli sembollerle bu katliamları kamufle ediliyor. Irkçı çevreler bu utancı hamaset edebiyatıyla örtbas edebileceklerini zannediyorlar. Bu masum insanları katletmenin, ölüme uğurlamanın utancını gizleyebilecek, kamufle edebilecek büyüklükte bir bayrak icad edilir mi bilmem ama insanlık tarihi hep bu büyük vahşete, travmalaşan acıya sebep olanların yüzüne tükürmeye devam edecek.

Cephede savaşan ve donmaya gönderilme operasyonundan kurtulan Kurmay Yarbay Köprülülü Şerif İlden Enver Paşa için: “Allah’tan korkmaz bir başkomutan” diyordu. Büyük hezimetin ardından yurt dışına kaçan Enver Paşa vatana bir daha dönemedi… Gelemeyeceğini anlayınca, bu kez yanında birkaç subayı ile birlikte, Buhara ve Tacikistan taraflarında “Orta Asya seferine” çıktı ve orada yeni maceralar peşinde koşturmaktan geri durmadı. Orada İslam ordusu kurmaya çalışarak, Rus ordusunu def edip İslam devleti kurma mücadelesi içerisine girdi, ancak geçmişini bilenler çok itibar ve iltifat etmediler. İslam Ordusu projesi de fiyasko ile sonuçlandı. Hayatı boyunca macera peşinde koşmaktan geri durmadı. 1918 yılında Mondros teslim anlaşması imzalanmış, Enver Paşa ve yanında tuttuğu arkadaşları bir Alman torpidosuyla yurtdışına kaçmıştı. 1920 yılında Kurtuluş Savaşı başladığında Batum’da idi. Türkiye’ye gelmek istiyordu ancak savaşın içerisindeki komutanlar başlarına neler gelebileceğini hesaplayarak onun gelmesine izin vermiyorlardı.

Utanç duyulması gereken bir seri hezimetin mimarı olarak ülkeden kaçmıştı ama yurt dışından bile posta koymayı sürdürüyordu, İslam Ordusu kurmaya çalışan Enver Paşa! “Yurtdışında kalmamızın, başta Osmanlı toprakları olmak üzere kurtarmaya çalıştığımız İslam alemi için faydasız ve belki de tehlikeli olacağını hissettiğimiz anda memlekete geleceğiz. İşte bu kadar.”

Birlikte hareket ettiği ve İslam dünyasını kurtarma iddiasını sürekli bir şekilde empoze ettiği dostları kendisine ihanet etti ve 1922 yılının yaz aylarında bir çatışma esnasında Rus askerleri tarafından öldürüldü. Sarıkamış’ta 90 bin insanı ölüme gönderirken, kendi canını Rus kuşatmasından kurtarmıştı ancak bu kez şansı yaver gitmemiş ve yine Rus kurşunlarıyla hayatını kaybetmişti.

Kastım Enver Paşa’nın maceraperestliğini veya Osmanlı ordularını nasıl mağlub ettiğinin zeminini oluşturduğu, büyük hezimetler yaşattığını anlatmak değil. Aradan 102 yıl gibi bir zamanın geçmiş olmasına rağmen henüz bile o büyük mezalimin üzerindeki sır perdesinin kaldırılmamış olması ve her yıl düzenlenen anma törenleriyle hakikatin görünmemesi için milli duygularla bütün yolların tıkanmaya çalışılmasının, hakikatin çevresinin milli kutsal bariyerlerle kesilmesinin yanlış olduğunu göstermektir. Enver Paşa, Talat Paşa ve aynı politik çizgide olan komiteci İttihat ve Terakkiciler, bu topraklarda yaşayan kadim uluslara ağır acılar yaşattılar. İnsanları ittihatçılar, vatanperverler ve vatan hainleri, halaskarlar diye parçaladılar. Düşman kamplar haline getirdiler ve bununla kendilerine rakip ve düşman gördüklerini imha etmeye çalıştılar. Tarih tekerrür ediyor. Abdulhamid ile başlayan imha ve inkar sürecinin içerisinde barınan akıl tutulmasının bir benzerini bugünlerde aynıyla yaşıyoruz. Enver Paşa ve İttihat ve Terakki vesayetinin maceraperestliğinin can yakan örneklerini hayatımızın her safhasında tekrardan yaşıyoruz… Aynı komiteci mantık o gün yaşananların tekrarını inşa etmeye çalışıyor. Sarıkamış katliamı doğru anlaşılsaydı, bugünlerde o utancın üzerini örtmek için bayrakların arkasına gizlenme gibi bir hamakat yaşanmamış olurdu.