“Tam anlamıyla bir Kürt sinemasının varlığından bahsedemeyiz. Bunun en büyük nedeni, Kürtlerin devletsiz olmasıdır. Kürdistan sömürge konumundan kurtarılmadığı sürece yaptığımız sanat faaliyetleri işgali altında bulunduğumuz ülkelere mal edilir. Özetle; filmlerimizden bahsedildiğinde Türk filmi, İran veya Irak filmi diye bahsedilir…

190B4310-D1D1-4777-82DB-92CA393E961BRozerin Urucu: Çok ciddi belgesel ve kısa metrajlı filmler yapmışsınız ve bunların hemen hemen hepsi Kürtler ile ilgili ama Kürtler arasında o kadar tanınmıyorsunuz? Nedeni ne sizce?

Kudret Güneş: Ben 30 yıldan fazladır Fransa’da yaşıyorum. Yüksek tahsilimden sonra burslu olarak bu ülkeye geldim. Bütün filmlerim Fransa’daki sisteme göre yapıldı. Yani filmlerim için gerekli olan finansmanlar Fransız kurumları tarafından sağlandı. Tamamen buradaki yapımcılarla çalıştım. Yaptığım belgeseller ve kısa metrajlı filmler, politik bir sistemin buyruğunda yaşayan, devleti olmayan bir halkın sorunlarını ve o sistemin halk üzerinde uyguladığı yasakları, asimilasyon ve o halkı yok etmeye yönelik uygulanan politikaları eleştirirler. Bundan dolayı Türkiye’de belgesel filmlerimin gösterileceğini ummadığım için, eserlerimi o ülkedeki televizyonlara veya festivallere göndermeyi bile düşünmedim. Yalnız 2011 yılında belgesel filmim “Sur les traces de Bédia – Bedia’nın İzinde” yı Antalya Uluslararası Altın Portakal Film Festivaline gönderdim ve orda filmim halka gösterildi. Sonra aynı belgeselim İstanbul’da birkaç festival tarafından da seyirciye ulaştı ve birkaç yerde ödül aldı. Van Film Festivali, Amed Film Festivali vs. Birde “Bedia’nın İzinde”yı 2013 yılında IMC TV kanalı gösterdi. Daha sonra da 2013 yılında aynı festival tarafından kısa filmim “Le Gynécologue et Son Interprète – Jinekolog ve Tercümanı” gösterildi. Filmimin konusundan dolayı salondaki seyircilerin bir kısmı bana lafla saldırmaya kalkıştı. Bunların içinde bir Türk jinekolog ve birde emekli albay vardı. Bunun üzerine festival yetkilileri beni salondan uzaklaştırdı. Bu olanların nedeni tabi ki filmimin konusuydu. Jinekologa gelen kadınlardan biri Kürt’tü. Bu kadın muayene olacagı sırada Kürdistan’da yasadıklarını hatırlıyor ve muayene olmadan çıkıp gidiyor. Kısacası sorularına yanıt verirken, Kürdistan’da olan bitenin gerçek oldugunu ve Kürtlerin bulundugu toprakların isminin Kürdistan oldugunu söyledigim için, seyircilerin çogu ayağa kalkıp beni protesto ettiler.

2004 yılında Fransa‘nın Monpellier’de düzenlenen Akdeniz Uluslararası Film Festivali tarafından seçilen en iyi 14 senaryo arasında “Alev” adlı yazdığım sinema-film projem yer aldı. Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin muhabirleri benimle temasa geçtiler. Bu muhabirlerden ikiside bana şöyle bir soru yöneltti:

“Siz Kürt göçmenleriyle ilgili belgeseller yapmışsınız. Leyla ve Mehdi Zana’nın politik hayatlarını anlatan belgesel filmler yapmışsınız. Kısacası siz Leyla ve Mehdi Zana’nın görüşlerini paylaşıyor musunuz ?”

Benim gazetecilere yanıtım ise şöyle olmuştu:
“Ben onların desteklediği halkı desteklemezsem, onlarla aynı fikirde olmazsam, onların politik mücadelesini, insancıl yönlerini nasıl ekrana taşırım?” Verdiğim cevap gazetecilerin hoşlarına gitmemiş olacak ki, benimle ilgili tek bir satır bile yazmadılar. Oysa ben bir Türk sinemacısı olsaydım veya Leyla ve Mehdi’nın düşüncelerini paylaşmıyorum deseydim, bu Montpellier’deki senaryo seçiminden dolayı Türk basını benden ve projemden günlerce bahsederlerdi. Birde ben bu festivale Türkiye’yi temsil eden birinin adıyla katılmıştım. Şunu da hatırlıyorum; Paris’te Madame Mitterrand “Leyla Zana” filmimle ilgili bir basın toplantısı yapmıştı. Bu toplantı oldukça ilgi görmüştü. O zaman Milliyet gazetesinden bir muhabir birkaç satırlık yazıyla Madame Mitterrand’ı ve filmimi olumsuz şekilde eleştiren bir haber yazdı.

Rozerin Urucu: 2017 Karadeniz Film Festivali’nde Kürtleri temsil ettiniz. Projenizin konusu ve festival hakkında bilgi verebilir misiniz ?

Kudret Güneş: Festival, Karadeniz’e kıyısı olan ülkeleri bir araya getirme amacı kapsamında yapılıyor. Bu yıl ki festival, Film Yönetmenleri Derneği ve İstanbul Güneşi Sanat Ürünleri’nin organizasyonuyla yönetildi. Ekim 2017 de Karadeniz Film Festivaline 100’den fazla senaryo sunuldu. Bunların içinden 15 tanesi seçildi. Bu seçilen senaryolardan “Listik” (oyun) benim projem. Konusu: 6 yaşında küçük bir Kürt-Fransız kızı ailesiyle birlikte, dedesinin ölümünden sonra onlara bıraktığı mirası almak için Kürdistan’a gelir. Fakat asıl olaylar ailenin Kürdistan’a gelmesiyle başlar. Şimdi projemi filme çevirmek için finansman arıyorum. Özellikle Kürt İş adamları ve televizyonlarından destek bekliyorum. Bizim Kürtlerin çoğu, sinemanın kitleler üzerindeki etkisini bilmediği için, bizlere yani devleti, yurdu olmayan sinemacılara pek yardımda bulunmuyorlar. Oysa Yahudiler çektiklerini, yaşam mücadelelerini en çok sinema sanatı aracığıyla dünyaya duyurdular. Yahudiler sanata, özellikle sinema sanatına çok değer verirler. Dünya ülkelerini en çok sanat yoluyla etkileyeceklerini çok iyi bildiler. Ve bu konuda iş adamları kendi halkından olan sinemacılara gereğinden fazla destek olmuşlardır.

Rozerin Urucu: Nasıl bir sinema anlayışı benimsiyorsunuz?

Kudret Güneş: Ben ticari amaçla yapılan sinema anlayışını benimsemiyorum. Sanıyorum daha çok Yılmaz Güney gibi gerçekçi sinema anlayışını benimseyen biriyim. Bir kaç tane kısa metrajlı film yönettim (“Mon Cher Papa – Sevgili Babam”, 2003 Fransa’da yapılan Uluslararası Altkrich Film Festivali tarafından en iyi kısa film ödülünü aldı.

“Le Drap Écarlate – Kızıl Çarşaf” ve “Le Gynécologue et Son İnterprète-Jinekolog ve Tercümanı” Fransa’da ikisi de tanınmış bir televizyon kanalı tarafından alındı. “Le Drap Écarlate – Kızıl Çarşaf” 12 milyondan fazla insan youtube üzerinden izledi. “Bûkâ Barané – La Mariée de la Pluie” filmimi de daha yeni bitirdim. Bütün bu filmlerimin konuları gerçek yaşantılardan alınmıştır. Bu açıdan bu filmlerime yarı-belgesel, yarı-kurmaca filmleri de denilebilinir. Oyuncularımın hemen hepsi ilk olarak kamera karşısına çıkıyor. Doğal bir dekorda çekilen filmler, kamera hareketlerinden uzak eserlerdir. Birde ben çok belgesel film yaptım. Benim için eser, bir gerçeği ve ezilen halkların sorunlarını anlatmalı. Bu fikrim kurmaca filmleri içinde geçerli. Bu gerçekçi sinema yönüm biraz da şuna dayanıyor; Yüksek Lisans Tezimi Yılmaz Güney ve Vittorio de Sica (İtalya’da yeni gerçekçi sinema akımının öncülerinden biri) sinema yaklaşımlarını karşılaştırarak ve doktora çalışmamı “Yılmaz Güney Sineması Ve Türk Toplumu” konusu üzerinde yaptım. Öncelikle şunu söylemek isterim; tezimi maalesef yarıda bırakmak zorunda kaldım. Benim için Güney’le ilgili bir doktora hazırlamak önemli bir şanstı, birde bunu Sorbonne Üniversitesinde Profesör Pierre Solin direktifinde yapmak başka bir şanstı. Fakat o zamanki şartlarım maalesef eğitimimi bitirmeme fırsat vermedi. Birde İran sineması da benim sinema anlayişimi çok etkiledi. Genellikle Abbas Kiarostami’nin filmleri, örneğin “Où est la maison de mon ami – Arkadaşımın Evi Nerede?” bu günkü sinema teknolojisinden uzak, oldukça basit bir şekilde kameraya alınan bu yarı-belgesel ve yarı-kurmaca film beni oldukça etkilemişti. Aynen Yılmaz Güney’in “Umut” filmi, Victorio De Sica’nin “Le Voleur de Bicyclette – Bisiklet Hırsızları” gibi.

Rozerin Urucu: Neden filmlerinize genellikle hep kadın ve çocukları konu alıyorsunuz?

Kudret Güneş: Ortadoğu’da, Müslüman toplumlarında, kadın ve çocuklara ne değer veriliyor ne de bir hak tanılıyor. Savaşlarda en çok zarar gören de Onlar oluyor. Kadın tecavüze uğruyor, çocuklar da sokak ortalarında vuruluyor. Bu nedenle filmlerimde ülkemde özellikle Kuzey Kürdistan’da olup bitenleri, kadın ve çocuk ölümleri, haksızlıkları, adaletsizlikleri, yasakları, örf ve adetleri, feodal sistemi işliyorum. Amacım Türkiye’de Kürtlere ve Kürt kadınlarına yapılan bu dehşet verici muameleleri Avrupa halkına duyurmak ve dikkatleri Türkiye’deki faşist sisteme çevirmek. Savaşta çocukları öldürenleri protesto etmek. 2017 yılında çektiğim ve daha yeni bitirdiğim; “Bûkâ Barané – La mariée de la Pluie” adlı kisa filmde “Arya” kız çocuğu babasına yemek götürmek için meraya gidiyor. Merada bulduğu bir el bombasını oyuncak sanıp belindeki beyaz yazmaya sarıyor, onu oyuncak bebek haline getiriyor. (Bu film olmuş bir hikâyeden esinlenmiştir) Ve bu oyuncak bebekle yağmur duasına katılıyor. Sonra kaldığı çadıra dönerken yanan ateşe oyuncak bebeğini yaklaştırıyor, bomba ısı aldığı için patlıyor. Arya oracıkta hayatını kaybediyor. Bu filmi Ceylan Önkol’a adadim. Filmin galasını ülkenin içinde bulunduğu süreçten kaynaklı bir türlü yapamadım. Sürecin iyileşmesini bekliyorum.

Rozerin Urucu: Kürt sinemasının gelişmesi için neler yapılmalıdır?

Kudret Güneş: Yükarıda da dediğim gibi, devleti olmayan bir halkın arzuladığı gibi bir sineması da olamaz, olsa bile kısıtlıdır. Sinema pahalı bir sanat dalıdır. Devleti olmayan yönetmenler nereden para bulacak? Türkiye’deki Kültür Bakanlığı bizim projelerimizi destekler mi veya başka sponsor veren kurumlar Kürt sinemacılarını destekler mi? Tabi ki desteklemez. Bizi destekleyen bir devletimiz ve bakanlığımız olmalı. Kürtlerin Kürtlerden başka dostu yoktur. Eğer Kürtler yaşamak istiyorsa, değer yargılarını kendi imkânlarıyla korumak zorunda. Sinemasıyla, sanatıyla, edebiyatıyla, şiiriyle, tiyatrosuyla, müziğiyle…

Rozerin Urucu: “Leyla Zana, Le cri au-delà de la voix étouffée-Leyla Zana, Yasakları Aşan Çığlık” filminizi çekmeden önce sizi en çok ne etkiledi?

Kudret Güneş: Leyla Zana’nın 1991’de milletvekili seçilmesi ve TBMM’de yemin töreninde yeminini yaptıktan sonra Kürtçe: “Ben bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği için yaptım” demesi oldukça cesaret gerektiren bir hareketti. Leyla 68 (1923-1991) yıl süresince yasaklanan bir dil ile konuşmayı, milliyetçi, hata faşist bile denilebilecek parlamenter ve askerlerin bulunduğu bir yerde çekinmeden Kürtçe bir cümle kullandı.

Leyla’nın o cesareti beni adeta büyüledi. Bu hareketinden dolayı ona hayranlık duydum ve onla ilgili bir belgesel filmi yapamaya karar verdim. 2000’de Leyla cezaevindeyken belgesel filmini çektim. Bu belgesel filmim birçok ödüle layık görüldü. Özellikle Fransızlar içinde büyük bir ilgi gördü. Eski Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın eşi Danielle Mitterrand beni ve filmimi çok destekledi. Paris’te 2002 de filmin galasını organize etti. Galada cok sayıda gazeteci, politikacı, sinemacı, sanat sever ve Kürt aydınlarını bir araya getirdi. Bunların arasında sayın Sedat Yurtaş’ta yer alıyordu. Filmimle ilgili birkaç kez de basın açıklaması düzenledi. Danielle Mitterrand Kürtleri çok desteklerdi ve Kürt sorununu Fransa’da sürekli dile getiren bir aydındı.

Rozerin Urucu: Fransa’da yaşayan bir Kürt yönetmen olarak herhangi bir zorluklarla karşılaştınız mı?

Kudret Güneş: Bir Kürt olarak hem Türkiye’de hem de Fransa’da birçok zorlukla karşılaştım. Ankara’nın küçük bir köyünde doğdum. Köyde herkes Kürtçe konuşuyordu. Altı yaşına kadar Türkçe bilmiyordum. Okula başladığımda Türkçeyi öğrendim ve orada Kürt olduğumun farkına vardım. Yüksek tahsilimden sonra sinema eğitimi almak için 1982’de Fransa’ya burslu olarak gittim. Dilini ve kültürünü iyi bilmediğim bir ülkede yaşamak ilk başlarda beni çok zorladı. Özellikle Fransızcayı kavramam uzun bir zamanımı aldı.

Bizim ortaokulda bir hocamız vardı. Hep şunu derdi: “Kendi anadilini tam olarak bilmeyen bir kişi, başka bir dili tam olarak öğrenemez.” Bu öğretmenim ne kadar haklı olduğunu Fransızcayı öğrenmeye başladığım da anladım. Bunun yanında Kürt kimliğimin verdiği zorluklar vardı. Politik duruşum ve yaptığım sanat faaliyetleri nedeniyle Fransa’da, Fransız ve Türk hükümetlerin ortaklaşa imzaladığı anlaşmayla aldığım bursu, Türk hükümetin Fransa hükümetine yaptığı baskı nedeniyle kesildi. Sinema eğitimimi bitirmediğim halde, Türk hükümeti beni acil olarak Türkiye’ye dönmem konusunda baskı yaptı. Ama Fransız hükümeti bu isteklerini red etti. Daha sonra Fransa’da kalıp, Conservatoire Libre du Cinéma Français isimli sinema okulunda eğitimimi tamamlamak için çok çalıştım. Sonunda binbir zorlukla mücadele ederek 1986 sinema eğitimimi bitirdim. 14 yıllık bir çabadan sonra 1999 yılında “Göçmen- L’immigré” adlı 63 dakikalık ilk belgesel filmimi yönettim. Bu belgeselim savaş nedeniyle 1990’li yıllarda Türkiye’yi terk eden 3 Kürt kadının Fransa’daki yaşamlarını ve Fransa toplumuna uyum süreçlerini ele alıyordu.

Rozerin Urucu: Şimdiye kadar kaç filme imzanizi attiniz ?

Kudret Güneş: 1999 yılından bu yana birçok belgesel (7 tane) ve kısa metrajlı (5 tane) esere imza attım. Belgesel filmlerimin konuları genellikle göçmenlerin Avrupa’daki yaşamı ve Avrupa’ya ne derece uyum sağladıklarıdır. Bu mültecilerin arasında Türkiye’deki hapishanelerde tecavüz ve işkenceye uğrayan kadınlar da var. Bu kadınların bazılarını “Femmes Humiliées-Rencide Edilen Kadınlar” adlı filmime aldım.

Mehdi Zana’nın hayatını anlatan belgeselim 5’nolu Diyarbakır Askeri Ceza evindeki pratiğe konulan işkenceleri anlatır. Bunların dışında Fransa’da 4 tane sinema-film projesi yazdım. 4’dü de çok ilgi gördü ve çeşitli burslar aldı. Bunlardan bir tanesi belgesel sinema-film projem olan « La Rebelle – Baş Kaldıran Kadın » dır. Bu projemin konusu: Beritan aşiretinden genç bir kızın örf ve adetlere göre amcasının oğluyla zorla evlendirilmesidir. Genç kız böyle bir evliliğe karşı çıkar. Böylece Beritan geleneklerine ister istemez karşı gelmiş oldu. Olay üzerinden 10 sene geçmesine rağmen güzelliğiyle tanınan bu kız halen evlenmemiş. Kuzeninden dolayı kimse ona yanaşmıyor. Ben bu kızı “Beritanlılar” ile ilgili belgesel filmimi yaparken tanımıştım. Kızın hikâyesinden çok etkilenmiştim. Sonunda hikayesini yazıp çekmeye karar vermiştim.

Bu yazdığım 4 proje içinde “Alev” adlı projemde yer almaktadır. Alev 2003 yılında Fransa da, FIPA (Festival International de Programmes Audiovisuels-Uluslararası Televizyon Filmleri Festivali) de en iyi proje filmi ödülünü almıştı. Alev, 17 yaşlarında, Diyarbakırlı çok güzel bir Kürt kızı. Türkiye’den Fransa’ya getirilir ve bir eşcinsel Türk genciyle evlendirilir. Bu projem de yaşanmış bir hikayeden esinlenmişti. Onun için gerçekçi bir eser ortaya çıkmıştı.

Kısacası, konusunu yaşamın içinde alan çalışmalara imza atıyorum. Ama her seferinde dile getirdiğim gibi maddi anlamda destek görmüyorum. Bu da çalışmalarımı yapmama engel oluyor ne yazık ki…

Rozerin URUCA – Teletex News24 



KUDRET GÜNEŞ KİMDİR?

Ankara’nın Küçük bir köyünde dünyaya gelen Kudret Türkçeyi ilkokula başladığı yıl öğrendi. İlk, orta ve lise öğrenimini Anadolu’nun Küçük bir kasabasında bitirdi.

1978 yılında Ankara’da Gazetecilik Halkla İlişkiler Yüksekokulunu bitirdi. İş hayatına başladı. Birkaç yıl Kültür Bakanlığının Sinema Dairesinde çalıştıktan sonra, sinema eğitimi almak için, 1982’nin Eylül ayında Fransa’ya burslu olarak gitti.

Paris’te belgesel film konusunda Conservatoire Libre du Cinéma Français’de 3 yıl okudu. Bu okulda kurgu ve yönetmenliği öğrendi. Sonra da, Paris Sorbonne Üniversitesi’nde Yılmaz Güney ve Vittorio de Sica (İtalya yeni gerçekçi sinema akımının öncülerinden biri) sinema yaklaşımını karşılaştırarak yüksek lisans eğitimini tamamladı.

Master eğitiminden hemen sonra “Yılmaz Güney Sineması Ve Türk Toplumu” konusunu içeren doktora tezini hazırlamak için 3 yıl daha Sorbonne Üniversitesi’nde öğrenimine devam etti, fakat çeşitli nedenlerden dolayı tezini bitiremedi.

Bu arada birçok senaryo yazdı ve kurgu üzerine çalışmalar da yaptı…

14 yıllık bir çabadan sonra, 1999 yılında ilk belgesel filmi olan 63 dakikalık “Göçmen, l’immigré” yi yönetti. Bu eseri, savaştan dolayı, 1980’li yıllarda Türkiye’yi terk eden 3 Kürt kadının Fransa’daki hayat yaşamlarını anlatmaktaydı.

1999 yılından bu yana birçok belgesel ve kısa metrajlı filme imzasını attı. Filmleri dünya çapındaki önemli festivallerde gösterime girdi. “Leyla Zana” adlı 2’nci belgesel filmi dünyanın birçok ülkesinde gösterildi ve birçok ödüle layık görüldü. 2003 yılında bu eseri Fransa’nın en büyük televizyon kanallarından biri olan “France 5” te yayınlandı “Leyla Zana” İtalya-İsviçre televizyon kanalına, ve daha başka televizyon kanallarına da satıldı.

4 tane Uzun metrajlı film projesi yazdı, dördü de ödül aldı. “Alev” adlı Uzun metrajlı projesi 2003 yılında Fransa festivali FIPA’da (Festival International de Programme de l’Audiovisuel) en iyi senaryo jüri ödülünü aldı. Kısa metrajlı filmi “Mon Cher Papa (Sevgili Babam) 2003’de Fransa’da Altkrich film festivalinde senenin en iyi filmi seçildi.

Şu anda 4 Uzun metrajlı film projesini hayata geçirmek için yoğun bir çaba harcamaktadır.
Yönetmenliğini Yaptığı Belgesel Filmler
Rencide Edilen Kadınlar – 2012
1. Amed Uluslararası Film Festivali, Belgesel Gösterim Seçkisi. 2012

Bedia’nın İzinde (Sur Les Traces De Bedia) – 2011
(belgesel, 2011, 63’, 52’ ortak yapım : CinéMorphose productions/Télessonne)
2. Vangölü Film Festivali, İnci Kefali Sinema Ödülleri, (Frederic Klinberg) En İyi Belgesel Kurgu Ödülü. 2013
Antalya 48. Altın Portakal Film Festivali, Belgesel Film Yarışması, Gösterim Seçkisi. 2011
2. TİHV İnsan Hakları Belgesel Film Günleri, Gösterim. 2011
İkinci El 6. Uluslararası Film Festivali, Gösterim. 2012
4. Festival del Cinema Kurdo di Roma, Gösterim Seçkisi. 2012
11. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, Ev Bölümü, Gösterim. 2012
6. İşçi Filmleri Festivali, Uluslararası Belgesel Filmler Bölümü, Gösterim. 2011
3. Yılmaz Güney Kürt Film Festivali, Gösterim. 2012
1. Amed Uluslararası Film Festivali, Belgesel Gösterim Seçkisi. 2012

Rencide Edilen Kadınlar (Femmes Humiliées) – 2009
(belgesel 2009, 78’, ortak yapım: Couleur films/Neri productionscoprod. Normandie TV)

Beritan Aşireti (Beritans, les Nomades Kurdes) – 2005
(belgesel 2005, 66’, ortak yapım : Couleur films/TV10 Angers)

Mehdi Zana, Hayatı Başka Görme (Mehdi Zana, Voir la vie Autrement) – 2003
(belgesel, 2003, 56’ yapım Couleur films. finasman CNC (Ulusal Fransa Sinema Merkezi)
2. Duhok Uluslararası Film Festivali, Irak, Gösterim. 2013

Leyla Zana, Hapishane Yazıları (Leyla Zana, Les Ecrits de Prison) – 2003
(belgesel 2003, 52’, ortak yapım : Couleur films/France)
3. Londra Kürt Filmleri Festivali. 2004
2. Duhok Uluslararası Film Festivali, Irak, Gösterim. 2013

Leyla Zana, Boğulan Sesinin Ötesindeki Çığlık – 2002
(belgesel, 2002, 54’, ortak yapım : Arte films/ TV10 Angers)
2. Londra Kürt Filmleri Festivali. 2002

Göçmen (l’immigré) – 1999
(belgesel 1999, 60’, ortak yapim Arte films/TV10 Angers)
Yönetmenliğini Yaptığı Kısa Filmler
Jinekolog ve Tercümanı (Le gynécologue et Son Interprète) – 2012
(kısa metraj, 2012, 26’, ortak yapım : CinéMorphose productions/Télévision TELESSONNE)
50. Antalya Altın Portakal Film Festivali, Kısa Film Dalı, Finalist. 2013

Kızıl Çarşaf (Le Drap Ecarlate) (The Scarlet Sheet) – 2011
(kısa metraj 2011, 22’ ortak yapım: 17 productions/Crrav, région Nord pas de Calais.)
TV5 MONDE aldı.
7. SineMardin Uluslararası Mardin Film Festivali, Kısa Film Dalı, Finalist. 2012
12. Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, Bedenim Savaş Alanı: Bir Seçki Bölümü Gösterim. 2013
16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, Olay Yeri: Aile Bölümü Seçkisi. 2013

Sevgili Babam (Mon cher Papa) – 2001
(kısa metraj, 10’, yapım: Les films du poisson, finansman CNC (Ulusal Fransa Sinema Merkezi)
Grand Prix du Meilleur Film au Festival d’Altkrich 2003
2003 yılının en iyi film ödülünü aldı.

Fatma – 1985
(kısa metraj, 1985, 5’, ortak yapım : CLCF (Conservatoire Libre du Cinéma Français)