F8A7A30A-BE1D-4445-B443-36A416CBF57BÇeşitli toplumların geleneksel “misafir” tanımı ve misafirlere karşı yaklaşımı sosyolojik olarak incelenmeye değer.

Modern toplumların en büyük illetlerinden biri olan “yabancı düşmanlığı” veya “öteki”nden korkma davranışları nereden kaynaklanıyor? Geleneksel misafir yaklaşımına baktığımızda aslında bir tür “yabancıyı sevme, ötekiyle tanışma, ona özen gösterme” kültürü olan misafirlik anlayışı birbirini nasıl etkiledi?

Avrupa’ya geldiğimde bizim toplumlarda çok alışık olduğumuz “MİSAFİR ODASI” diye bir mekan olmadığını farkettim. Elbette misafire özen gösteriliyor, onun rahat etmesine çalışılıyordu fakat sırf “misafirler” için ayrılmış özel bir mekan söz konusu değildi.

Oysa bilirsiniz bizde evin en güzel, dayalı döşeli, süslü, normal zamanlarda kullanılmayan ve dokunulmaz bölümü “MİSAFİR ODASI” dır. “Misafire karşı mahcup olmama” ailenin ve özelliklle kadınların en büyük endişesi olur.

Çocukların hepsi neredeyse tek odada yatıp kalkarken “misafir odaları”nın öylece boş boş tutulmasını; en güzel yemek takımlarına “onlar misafir için!” diye el sürdürülmemesini hiç mantıklı bulmamışımdır. Bu bana bir tür gösteriş, prestij meselesi gibi görünmüştür.

Belki de “misafir odası” böyle doğmamıştır da bu hale gelmiştir.

Örneğin evleri, yaşam mekanları “misafir odası” na yer ayrılamayacak kadar küçük olan ailelerde de bile bol bol “MİSAFİR YATAĞI” bulunur; misafir için ayrılmış mutfak, banyo vb’den oluşan “MİSAFİR TAKIMI” olur. Bunlar bir yanıyla misafire karşı “iyi” görünme olsa bile, misafire karşı iyi görünme telaşı nereden kaynaklanır? Misafirin memnun olup olup olmaması neden önemlidir?

Burada misafirin tümden “yabancı” olmasa bile, sık sık görüşülmeyen akrabalar, tanıdıklar ve mesafeli ilişkiler gerektiren saygın insanlar olması da önemli.

Avrupa’da “MİSAFİR ODASI”na rastlamadım ama orada da misafire karşı başka tür özenli yaklaşımlar gördüm.

Örneğin POLONYA’da, geleneksel kültürü yaşatan bütün ailelerde sofraya oturanların dışında bir de “MİSAFİR TABAĞI” konulurmuş. Yemek boyunca kimse gelmesede “Misafir tabağı” hazır vaziyette sofrada durur. Biraz törensel gibi olan bu davranış bende çok güzel duygular uyandırmıştı. Örneğin sokaktan geçen aç bir yabancının, o anda rastgele kapısını çalacağı evlerden birinde “kendisi için ayrılmış bir çorba tabağı olacağını bilmesi” ne kadar güzel…

ALMANYA’da da geleneksel kültürde tenceredeki yemeğin asla sonuna kadar tabaklara bölüştürülmediğini; mutlaka ardında yeteri kadar bir miktarın “MİSAFİR HAKKI” olarak bırakıldığını öğrenmiştim.

ÇEKOSLAVAKYA’lı bir aileye misafir olduğumda yolda yürürken, otururken, karı-koca mutlaka beni aralarında tutmaya özen gösterdiler. Bunun nedeni olarak da kendi kültürlerinde misafirin kendini yabancı hissetmemesi için mutlaka ev sahiplerinin ortasında-aralarında tutmaları gerektiğini belirtmişlerdi.

Kürt toplumunun geleneklerinde de “Misafire Saygı” daha epik bir biçim alır. Örneğin; “kan davalı bir düşman” bile eve misafir olarak kabul edilir ve ona asla dokunulmaz… Gelen misafire üç gün boyunca “ne kadar kalacağı” vb gibi rahatsız olacağı sorular asla sorulmaz; üç gün sonra da artık “misafir değil evin ferdi” sayılıp kendisine nasıl yardımcı olunacağı sorulur…

Bu MİSAFİRPERVERLİK babında sık sık şu espriyi yapardım: “Evet Kürtler çok misafirperverler; öyle ki kendi ülkelerine çöreklenen sömürgecilere de misafir muamelesi yapıp bir türlü “ÇIK-GİT” diyemiyorlar”…

Eminim başka toplumların da kendilerine özgü misafirperverlik kültürleri, felsefeleri vardır.

“MİSAFİRPERVERLİK” geleneksel toplumlarda yabancıyı önemseme, sevme, onun dostluğunu saygısını kazanma isteğinin bir göstergesi midir? Yabancıdan korkma, onu kendisi için bir TEHDİT, BİR düşman olarak görme arasındaki ayrım nerede ve nasıl başlar. Bu somut, gerçek bir tehdit midir yoksa siyasal olarak öğretilmiş bir KORKU mudur?

Örneğin Almanya’ya gelen ilk göçmen işçilere “MİSAFİR İŞÇİ” adı verilmişti. Belki de bu kavram gelenlerin nasıl olsa “GEÇİCİ” olacağı düşünülerek toplumun onları tolere edebilmesi için seçilmişti. Ya da gerçekten onların kalıcı olarak değil de “misafir” olarak kalmaları öngörülmüştü.

Artık “misafir işçi” diye bir şey yok, kaç kuşaktan beri yerleşik olan, kendi özgün niteliklerini de önemli ölçüde koruyan (korumakta da ısrarlı olan) göçmen toplulukları var. “YABANCI DÜŞMANLIĞI” bu toplumlara karşı gelişen, geliştirilen, taban bulabilen bir illet.

Galiba misafirin “GEÇİCİ” olması onun daha çok tolere edilmesi için önemli bir ayrım.Acaba “MİSAFİR”, yabancının, ötekinin gelip geçici olmasını vadettiği için mi değerli görüldü. Kalıcı bir ortak olarak görülseydi yine onlara “Misafir odası”, “misafir takımı”, “misafir tabağı”, “misafir hakkı” tanınır mıydı?