670FC13A-7410-4CD9-988A-FACFC4636FB1“Arap baharı” diye niteledikleri toplumsal ayaklanma Arap ve bölge ülkelerini global kapitalizmin yeni pazar ilişkisine göre şekillendirme projesi idi. Mısır’ın, Libya’nın, Tunus’un otuz kırk yıllık Arap diktatörlüklerini savunmak için söylemiyorum: Onlar yıkıldı, yerlerine daha iyileri mi geldi diye bir tercihte de bulunmuyorum. Ama en azından Tunus’un geçmişe göre bir kazanım olduğunu belirtmek isterim. Sovyetler Birliği ve reel sosyalist ülkeler hariç bütün dünya ve Arap-İslam dünyası da kapitalizmin sermaye ihracı, yeni sömürgecilik sistemine göre düzenlenmişti. Tekelci kapitalizmin sermaye ihracına tekabül eden yeni sömürgecilik sistemi dönemi: Eşitsiz gelişim yasası, ithal ikameli ekonomi, ulus devlet, ulusal pazar ve buna denk olarak da siyasal üst yapıda; sivil ya da askeri diktatörlükler kapitalizmin yeni sömürgecilik sisteminin ekonomi-politiğinin temelini oluşturuyordu. Tabi ki bu süreçte emperyalist kapitalizm de yeni sömürge ülkelerde bir dış olgu konumunda idi. Söz konusu dönemde kapitalist emperyalist ülkeler de Sovyetler Birliği ve reel sosyalizmin korkusu ile sosyal devlet politikasını uygulayarak işçi sınıfı ve diğer halk kesimi ile kapitalist sistem arasındaki çelişkiyi asgari yumuşama düzeyine indirirken, yeni sömürge ülkelerin kapitalist sistemini ise askeri ve sivil diktatörlüklerle korumaya alıyordu.

Sosyalizmin korkusu ile yaratılmış olan sosyal devlet eliyle emperyalist kapitalist ülkelerde önemli ölçüde burjuva demokrasisi uygulanırken, yeni sömürge ülkelerin tümüne yakınında askeri, yarı askeri ve sivil siyasi gerici diktatörlük yönetimleri uygulanıyordu. Arap ülkeleri ve bölgemizde de durum buydu. Mısır, Libya, Tunus, Suriye, Irak gibi bütün ülkelerde askeri cuntalar yapıldı, bazılarında tekrarlandı, diğerlerinde de kalıcılaşarak sahte ve göstermelik, sözüm ona seçimlerle sivil diktatörlüklere ve sanal ulusal modernizeye dönüştürüldü. Türkiye’de ise her on yılda bir askeri cuntalar yapılarak, seçimlere gidilip, askeri yönetimden fazlaca bir farkı olmayan, sözde “sivil yönetime geçiliyordu”. Kısaca belirtmeye çalıştığım bu dünya sistemi emperyalizmin yeni sömürgecilik sistemi döneminin özetidir. Globalizm döneminde sosyalist sistem yıkılmıştı, emperyalizm ulusal çitlerin dışına taşan sermaye sanayisi ile birlikte gelerek yeni sömürge ülkelerin dış olgusu olmaktan çıkıp bir “iç olgusu haline” geldi. Sanayisini taşıdığı her ülkeye sermayenin özgür bir şekilde dolaşması, hiçbir yasal engel tanımaması, buna denk bir pazar ve ortam demokrasisinin yaratılması sistemini birlikte taşıdığı için söz konusu ülkenin “bir iç olgusu” haline gelmekte zorluk çekmedi. Globalizmin bu sisteminin sığmadığı iki Avrupa ülkesi olan Portekiz’in sivil İspanya’nın sivilleşmiş olan diktatörlüğünü yıktı, yerine burjuva demokrasisini inşa etti.

Globalizmin etkisi ile: Şu anda İspanya’da, İtalya’da, Belçika’da, İngiltere vb. Avrupa ülkelerinde kapitalizmin ulusal modernize döneminden kalma anti-demokratik yapılara karşı isyanlar var. Katalonya, İskoçya, gibi patlak veren sorunların global kapitalizmin yasalarına denk bir şekilde demokratik yollarla halledileceğine kuşku yoktur. Ulusal modernizeden kalma bütün sorunlar globalizme göre çözülecektir. Globalizm, Arabistan ve bölgemizde yeni sömürgecilik döneminden kalma dış bir olgu olan emperyalizmin kendine denk bir şekilde yaratmış olduğu diktatörlük yapılanmalarını çözerek, yerine globalizmin piyasa ekonomisini ikame etmeye çalıştı. Mısır, Libya, Tunus, Suriye vb. gibi ülkelere diktatörlük iyice yerleşmiş, yerini pekiştirmiş oldukları için iktisadi cebir yöntemi ile çözemedi. O nedenle de İktisat dışı cebir uyguladı. Bu da askeri bir rejim değil sivil itaatsizliği, ayaklanmayı gerekli kılıyordu. Onu da, “Arap baharı” adı altında sivil ayaklandırmalar yaptırarak hayata geçirdi.

“Arap baharının” mayalanmasına neden olan iç dinamizm otuz, kırk yıllık Arap gerici diktatörlükleri idi, onu tetikleyerek dinamize eden faktör ise global kapitalizmdi. “Arap baharını” iç savaşlara dönüştürerek “kuşa” çeviren de taşınma şansı olmayan o nedenle de “ Arap baharından” yararlanamaya çalışan silah ve savaş sanayi sermayesi oldu. Savaş sanayisinin yaratmış olduğu IŞİD, El Kaide vb. gibi savaş odak ve ocaklarını ise yine global sermaye bastırdı ve imha etti. Sıra savaş sermayesinin “kuşa çevirmiş” olduğu “Arap baharının” yeniden yapılandırılmasına geldi. Şimdi bölge emperyalizm tarafından yeniden yapılandırılıyor. Yeniden yapılandırılırken de en dikkat çekici alan olay Suudi Arabistan oldu. “Arap baharı” savaş sermayesi tarafından bir iç savaşa çevrilerek bütün bir Arabistan’ı hallaç pamuğu gibi attı. Ama ABD ve İngiltere gibi emperyalist ülkelerin en büyük petrol tekellerinin korumasında olan Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine hiç uğramadı. Öteden beri savaş tekelleri ile petrol tekellerinin çıkar ilişkilerinin giriftliğini herkes biliyor. Bu en çok da ABD’de böyleydi.

Latin Amerika ülkelerinde cuntalar yaptıran İTT’nin hem silah hem de petrol tekeli olduğu aynı zamanda ABD ordusuna roket üreten silah fabrikasının da sahibi olduğu yetmişli yıllarda ayyuka çıkmıştı. Sanayi taşıma harekatından sonra silah tekelleri ile diğer sermaye tekelleri arasındaki eski çıkar ilişkileri bozulmaya başladı. Bölgede yıllardır yaşanmakta olan ve bütün dengeleri alt üst eden savaş, söz konusu ilişkileri iyice hırpaladı. Savaş ve askeri tekellerle petrol tekelleri arasındaki çıkar ilişkisi de bozuldu. Bu bağlamda fosil yakıtların azalmaya başlaması, dünyanın önemli bir bölümünün fosil dışı doğal enerji üreten dallarına yönelmesi de petrol tekellerinin gücünü epeyce zayıflattı. Rusya’nın Ortadoğu’nun gündemine büyük bir hışımla girmesi ve kalıcı mevziler yaratmaya başlaması: Suudi Arabistan dahil bölgenin bütün doku ve dengelerini alt üst etti. Bunlar ve silah tekellerinin desteklediği IŞİD ve benzeri şeriatçı, cihatçı yapıların globalizme yenik düşmesi gibi nedenlerle global sermaye Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine de nüfuz etmeye başladı.

“Ilımlı İslam”, kadınlara araba kullanma, kadınların maç izlemeye (kocaları ile birlikte de olsa) gitme izni vb. gibi veriler global sermayenin petrol tekellerinin koruması altında olan Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri korunağına girdiğinin göstergeleridir. Global sermaye devlet desteğine, başka bir söylemle Suudi krallığının desteğine değil esas olarak sermayenin rekabet gücüne dayanır. O nedenle Suudi krallığının İslam’da “ılımlılığı”, yönetimde ise piyasa ekonomisini benimsemesi gibi bir yol izlemesi gerekiyor ve bence yapılmakta olan da budur. Hemen belirteyim ki; bütün bu belirtmiş olduklarımın tek kazananı emperyalizmdir. Yapılmakta olanlardan sonra bölge global sermayenin bir rekabet alanı ve pazar ilişkisi arenasına dönüştürülünce yine kazanan emperyalizm olacaktır. Fakat bölgenin yönetimi bugüne kadarki yönetimlerden daha demokratik olacak ve sosyalizm uğruna mücadele, bir önceki yönetimler altında sürdürülen mücadelelerden daha güçlü olacaktır. Rojava Devrimi’nin bölgeyi domino etme etkisi tahminlerin çok ötesine geçecektir. Mevcut durumda bölgenin dış bir olgusu olarak duran yeni sömürgecilik sisteminin yerini bir iç olgu olarak davranan global sermaye almaya başladı.

Bölgede Kürt dinamizmi gibi yeni dinamikler ve bölge aktörleri oluştu. Emperyalizmin bir iç olgu haline gelmesi ile bölgedeki egemenliği de eskisinden daha fazla oldu. Şu haliyle egemenlik olarak emperyalizm egemen, fakat iç dinamizm ve toplumsal ilerleme süreci olarak Kürt ulusunun öncülüğünde bölgede ulusal modernizeyi tarihin çöplüğüne gönderme ve yerine demokratik ulus yapısının konması bazında muharrik güç halkların eline geçmiş durumda. Şu haliyle bölgede sadece savaş odakları yıkılmadı, ulusal modernize temelinde oluşturulmuş olan ucube uluslar da yıkıldılar. Yıkılanların yerine tek öneri, tabi ki sadece öneri değil, Rojava Devrimi ile hayata geçirilmiş olan ulusal demokratik sistem modeli de inşa ediliyor. Bu model bugünkü haliyle ulusal modernize ile global kapitalizm arasındaki gibi antagonistik bir çelişki yaşamıyor. Bölgede ve Suudi Arabistan’da iki sancılı süreç birden yaşanıyor. Birisinin odağı Suriye, diğerinin Suudi Arabistan. Irak şimdilik bu her iki alanda başlamış ve devam etmekte olan sürecin çözümüne denk bir şekil alacaktır. Suriye’deki oluşumun baş aktörü Rusya, Suudi Arabistan’da kinin aktörü ABD.

İkisi el altından anlaşarak mı yoksa her iki aktör de kendi çıkarına denk, geleceğe yönelik karşılıklı yeni mevziler mi oluşturuyorlar belli değil. Kesin olarak belli olan tek şey: her iki aktörün de bir şeyleri değiştiriyor olmasıdır. Rusya Suriye’ye baskı yaparak, Kuzey Suriye yapılanması temelinde federal bir Suriye yaratmaya çalışıyor. O nedenle toplantılarını Astana’dan Kürtleri de davet ettiği Soçi’ye taşıyor. Kürtleri davet ederken Suriye yönetimine de dayatmada bulunuyor. Erdoğan’a ise: Suriyeli Kürtler “senin değil Suriye’nin vatandaşı” diyerek dirsek çeviriyor. Besbelli Rusya bölgenin geleceğinin; demokratik ulus, demokratik devlet, demokratik federasyon ile şekilleneceğini kestiriyor. O nedenle Rojavalı Kürtlere ve onların bir ürünü olan Kuzey Suriye Federasyonu’na önem veriyor. Suriye ve bölgenin geleceğinin barış, dinginlik ve huzurunun bu yapılanmada olduğunu bilerek bir politika izliyor. ABD bölgedeki gelişmeleri analiz ederek Suudi Arabistan’ın eski haliyle kakamayacağını kestiriyor. O nedenle de eski yapısını bozarak yerine yeni bir yapılanma oturtmaya çalışıyor. Rusya da, ABD de global sermayeye hizmet ediyor, ama kapitalizmin iç çelişkilerinden yararlanarak Rojava Devrimi de bölgedeki toplumsal ilerlemenin lokomotifi haline geliyor. Bütün bu nedenlerle “Arap baharı” kışa, kış da toplumsal ilerlemeye doğru evriliyor.

 

 

Teslim TÖRE-Teletex News24
10 Kasım 2017