670FC13A-7410-4CD9-988A-FACFC4636FB1Türkiye kapitalist dünya sisteminin toplumsal ilerleme sürecinin hiçbir evresini yakalayamadı. Ne kapitalizmin rekabetçi dönemini, ne sanayi devrimini, ne kapitalizmin nitel bir aşaması olan tekelleşme sürecini ve ne de global dönemini. Bütün bu süreçlerin arkasında tabir uygunsa nal topladı. Rekabetçi kapitalizmi hiç görmedi, tekelci kapitalizmin ise ithal ikameli yeni sömürgeci sistemi oldu. Çin, Güney Kore, Arjantin, Hindistan gibi kapitalizmin sanayi devrimini yaşamamış, fakat globalizmin yaratmış olduğu taşıma harekatı ile sanayileşme fırsatını yakalayamadı. Globalizmin yaratmış olduğu sanayileşmeden yaralanmak yerine, globalizmle gelen vergi kaçırma, kalpazanlık yapma, hırsızlık, yolsuzluk gibi yöntemleri geliştirdi. Tabi ki kapitalizmin ekonomik altyapıdaki evrelerini yaşamadığı için kapitalizmi yönlendiren burjuva ideolojisi, burjuva demokrasisi vb. gibi üst yapı olgularının hiçbirisini de yaşamadı. O nedenle ulusal pazar, ulusal sermaye, ulusal ekonomi, rekabetçi kapitalizm, bu ekonomik altyapının siyasal üst yapısı olan burjuva ulus devlet yaratması, ulusal ideoloji üretmesi, sınıfa bu bağlamda bakması vb. gibi bütün konular ucube bir gelişim gösterdi.

Ulus devlet “ne mutlu Türküm diyene, bir Türk dünyaya bedeldir” gibi budalaca sloganla, yamalı bohça misali devşirme yöntemi ile oluşturuldu. Bu süreçte Türkiye’de sayısı yüz binleri, hatta milyonları bulan “Kürtçe bilmeyen Kürt” kitlesi oluşturuldu. Devletin “ne mutlu Türk’üm diyene” sloganını bir baskı aracı olarak kullanıp, asimile ettiğini sandığı Kürt kitlesi PKK’nin devlete savaş açması sonucu tekrardan Kürtleşti. Bu gerçek, PKK oluşup, Kürt kimliği ile mücadeleye başladıktan, devletin “kart-kurt” soytarılığı aşıldıktan, Kürt ulusunun her ulus gibi onurlu bir ulus olduğu kendini belli ettikten sonra ortaya çıktı. “Kürtçe bilmeyen Kürt” kavramı bu gerçekten sonra literatüre girdi. Genlerin keşfinden sonra ulusun sadece: Tarihsel, pazarsal, dil, kültür vb. gibi öğelerden değil, her ulusun ortak genlerden oluştuğu da ortaya çıktı. İnsanlar asimile edilirken dil, kültür, tarih anlayışı vb. değiştirilse bile genleri değiştirilemiyor. İnsanların genetik yapısı binlerce, on binlerce yıl değişmiyor. Genetik biliminin bilimsel gerçekliği kendini en çok Türkiye’de ortaya koydu. Ayrıca asimilasyon amacı ile Türkiye’nin çeşitli bölgelerine sürgün edilmiş Kürtleri de diledikleri gibi asimile edemediler.

“İç Anadolu Kürtleri” adı altında örgütlenen Kürtler de bu örneğin başka bir versiyonunu oluşturuyor. Bu bilimsel veri ulus gerçeğinin bir de genetik yanının olduğunu ortaya çıkarttı. Kişi Türkçe de konuşsa, bir Türk gibi de yaşasa, ben Türk’üm de dese, Türk tarihini de savunsa genlerini değiştiremiyor. Genleri kodlanarak beyninin hafıza kayıt bölümünde kalmaya devam ediyor. Yeni bir olay oluşur ve kodlanarak hafıza kayıt bölümünde bulunan genin kodunu çözünce, kişinin aklına ait olduğu, fakat dilini, tarihini kültürünü bilmediği ulusu geliyor. Ana dili unutturulmuş, asimile edilmiş Kürtlerin PKK’nin başlatmış olduğu mücadeleden sonra: “Ben kendimi Kürt hissediyorum” diyerek Kürtlüğünü yeniden hatırlaması genleri üzerindeki kodun çözülmesi ile mümkün oluyor. Genin üzerindeki kodu çözülünce kimsenin ona sen Kürt’sün demesi gerekmiyor. Kişi, kodu çözülmüş olan genleri ile Kürt olduğunu hissediyor. Kendisi Rum olan, kendine “ben Türk’üm” deyip yemek için Yunan peyniri arayan Rum gibi. Ulusal gen kendini herhangi bir şekilde hissettiriyor.

Asimile olmuş Kürtler de Türklerle Kürtler arasında savaş çıkınca fiili olarak olmasa bile genlerin muharrik gücüyle Kürtlerin yanında oluyorlar. PKK’yi oluşturanların, Kürtlere ulusal bilinç verenlerin, Kürt ulusal mücadelesini başlatıp geliştirenlerin önemli bir kısmı şöyle ya da böyle asimilasyonla tanışmış olanlardır. APO, asimilasyonu kastederek “kendine ihanet etmeyen Kürt yoktur” diyordu ve yazıyordu. Demek istediğim; Türk ulusu genleri ile de ulus olan bir topluluktan oluşmuyor. “Ne mutlu Türk’üm” diyen herkes “Türk” olabiliyor. Ben kendi payıma genleri ile de aynı ulustan olan bir topluluktan yana değilim. Farklı uluslardan, çok genli, çok dilli, çok kültürlü olan ulusların bir arada, birlikte gönüllülük temelinde demokratik bir ulus oluşturan topluluklardan yanayım. Ama adını da, yapılanmasını da doğru koymak kaydıyla. Böylesi topluluklarda, yani herkesin kendi kültürü, kimliği, dili, dini gibi bütün değerleri ile içinde yar aldığı bir ulusal yapılanma… Böylesi bir ulusun adı APO’nun koyduğu gibi: Demokratik Ulus’tur.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin yaptığı gibi asimilasyon yöntemi ile oluşturulmuş olan uluslar çözülmeye başladılar. Bu yöntemle Suriye’de, Irak’ta, Türkiye’de, İspanya’da, İngiltere’de Belçika’da oluşturulmuş olan uluslar görüldüğü gibi çözülüyorlar. Dolayısıyla da ulusal modernize temelinde oluşmuş olan kapitalist dünya tümü ile çözülme sürecine girmiş durumda. Suriye’de, Irak’ta Türkiye’de savaşla, Katalonya’da, İtalya’da görüldüğü gibi demokratik ve yasal yollarla, ulusal modernize dünya çapında bir çözülme ve yeniden yapılanma süreci yaşıyor. Dünyamız çok kutuplu bir konum alınca, global sermaye de dünyada ulusal çitleri, ulusal pazarları, ulusal paraları yıkıp aşarak egemen sermaye haline gelince monolitik ulus yaratma adına ulusal azınlıkların egemen ulus tarafından iradesi ilga edilmiş olan bütün azınlık uluslar patlama yaptılar. 20. yüzyılda sınıf mücadelesinin yapmış olduğu patlamayı 21. yüzyılda ulusal ve sınıfsal içerikli toplumsal hareketler yapıyorlar. 20. yüzyılın sınıf mücadeleleri anti-kapitalist sosyalizmi amaçlayan mücadelelerdi. Ama günümüz ulusal ve sınıfsal mücadeleleri ne anti-kapitalist, ne de sosyalist amaçlıdır. Bu yapısal özelliğinden dolayı şu haliyle global kapitalizmle antagonistik bir çelişki yaşamıyorlar.

Çünkü global kapitalizm ulusal değil ulus ötesi bir kapitalizm. Mevcut ulusal ve sınıfsal içerikli hareketler ise ulusal çitler ören, piyasayı ulusal piyasa yapmaya çalışan hareketler değil. O nedenle de globalizmle uzlaşmaz bir çelişki yaşamıyorlar. Bu tipten hareketlere karşı çıkanlar globalizmin öğeleri değil, globalleşemeyen sermaye ile askeri sermayenin körüklediği Rasizmdir. IŞİD’le insanlık arasındaki uzlaşmaz çelişkiden sonra dünyadaki en derin çelişki kapitalizmin kendi iç çelişkisidir. Ulusal çitler ötesine taşmış sermaye ile ulus ötesine geçememiş olan sermaye arasındaki çelişkidir. Globalizm ulusal çitleri, ulusal pazarları, ulusal sermayeyi vb. gibi faktörleri aşarak kârına kâr katarken ulus ötesine taşamayan sermayeyi yutarak onun sonuna oynuyor. Buna karşın sosyalizme çok önemli mevziler kazandırıyor. Örneğin Bulgaristan, Macaristan, Yugoslavya, D. Almanya gibi sosyalist Doğu Avrupa ülkelerinin sosyalizm adına ortadan kaldıramadıkları ulusal çitleri global sermaye ortadan kaldırdı. Marks’ın: Her yeni toplum bir öncekinin sinesinden doğar dediği gerçeklik budur işte. Sosyalizm de global kapitalizmin sinesinden böyle doğmaya başladı.

Global kapitalizmin sınırların olmadığı bir dünya yaratması ile, ulusal ve sınıfsal mücadelelerin demokratik ulus yaratması şimdilik antagonistik bir çelişkiye neden olmuyor. Tersine, birbirini tamamlayan bir işlev görüyorlar. Aynı şekilde, globalizmin ulusal çitleri, ulusal pazarları, ulusal paraları ortadan kaldırması da sosyalist mücadeleye zarar veren bir durum yaratmıyor. Demokratik ulus mücadelesi ile global kapitalizmin ulusal sınırsız bir dünya yaratma gelişimi 20. yüzyılın sınıf mücadelesinin tersine birbiri ile çelişen değil, birbirini destekleyen bir seyir izlemesi kapitalizmin sosyalizme analık yapmasını olanaklı kılıyor. 20. yüzyılın sınıf mücadelelerine kapitalizm değil feodal ve yarı feodal yapılar analık ettiler. 20. yüzyıl devrimleri döneminde kapitalizm benzetmek yerindeyse analık değil, üvey annelik yapma konumundaydı. 20. yüzyılın sosyalizmi kapitalizmin rahiminde oluşup, doğmadığı kapitalizm ona analık yapmadığı için, kapitalizm globalleşerek sosyalizme gebe hale gelmeye başlayınca doğanın diyalektiğine direnemedi, yıkıldı. Reel sosyalizmin yıkılması ile global kapitalizm tek bir dünya sistemine büyüdü. Bir vesile ulusal modernizeyi de tarihin çöplüğüne gönderdi.

Aynı süreçte oluşan tek sistemli dünya, çok kutuplu olarak şekillendi. Globalizm çok kutupluluk, yeni dünya hareketlerinin oluşmasına analık ediyor. Bu bağlamda bölgemizde barbarlıkla sosyalizm amaçlı iki düşmanı karşı karşıya getirdi. Sosyalizm yanlısı güç, barbarlığı globalizmin desteği ile yendi. Bu yengi sonucu ulusal modernizenin yerine demokratik ulus filizlenmeye başladı. Dünyanın bir çok alanında mantar biter gibi biten ulusal ve sınıfsal hareketler bu iki tezin sentezi olarak oluşup, gelişiyorlar. Globalizm kendi iç çelişkileri ile boğuşurken, karşıtların birliği yasası gereği kendi karşıtını da yaratıyor. Kapitalizm tarihsel ve toplumsal sürecini doldurup, tarihteki yerini almaya doğru yol alırken: Demokratik ulus, demokratik devlet ve demokratik federasyon kapitalizmin bırakmakta olduğu boşluğu doldurma yolunda ilerliyor. Dünya böyle bir süreci yaşarken Erdoğan kullanma tarihi çoktan geçmiş, global kapitalizm dünyasında yeri hiç kalmamış olan: “Yerli ve milli” diye şişirilmiş balonuna sarılıyor. Bu balon Erdoğan Türkiye’sini zor taşır.

 

 

Teslim TÖRE-Teletex News24
7 Kasım 2017