5FE660C4-7912-45C1-935B-8709D65F1678Yandaki apartmanda oturan, balkonu benimkiyle bitişik olan komşularımla tanıştım günün birinde. Müfit Çelik ve Füsun Öcal adında suluboya ressamı bir çiftti onlar. Benden yaşça biraz büyüktüler. İlk tanıştığımız günden itibaren şaşılası bir yakınlık kurduk. Hemen her akşam balkonlarımızda buluşuyor, çayımızı paylaşıyor, pişirdiğimiz yemekleri tattırıyorduk. Zamanla balkon arkadaşlığı ile yetinmeyip aramızda misafirciliğe başladık. Dünyanın en güzel çiftiydi Müfit’le Füsun. Müfit Füsun’a Füj derdi. Ondan duya duya, sonunda benim de dilime dolandı. Daha önce birbirine bu denli yakışan bir çiftle hiç karşılaşmamıştım. Onları izlemeye doyamıyordum. Evde ya da sokakta, nerede görürsem göreyim her seferinde yeni baştan vuruluyordum bu ikiliye.

Günler uçup gidiyor, zaman değişiyordu. Her eksilen gün, giderken bir şeyleri de alıp yanında götürüyordu. Eksile eksile tükeniyor yaşamlar. Hayatımda güzel bulup tutunmaya çalıştığım her şey gibi, bu dingin ve huzurlu günler de eriyip gitmeye yüz tuttu zamanla. Müfit’le Füj’ün o düş gibi beraberliği aşınıp tükendi. Fırtına ve yaz yağmuru arasında gidip geldiler bir zaman. İkisi için de hem üzücü hem de yıpratıcı bir dönemdi. Bense hep barışmalarını diledim ama insanın her dileği gerçekleşmiyor.

Aslında ben de oldukça iç sıkan ve karanlık bir dönemden geçiyordum. O günlerde kendimi depresif durumumdan çıkaracak bir yol buldum sonunda. Motora atlayıp Üsküdar’a geçiyor, sonra da tekrar aynı yolla Beşiktaş’a dönüyordum. Yeterli gelmezse bunu bir kez daha tekrarlıyor, iyice deniz havası aldıktan sonra eve dönüyordum. Yine gittim o gün. Hava çok soğuktu. Hemen eve dönmek yerine Üsküdar’da biraz oyalanmak istedim. Önce balık pazarını, sonra da ikinci el eşya satan dükkânları dolaştım. Bir şey alacağımdan değil, öylesine vakit geçirmekti yaptığım. Bu bakımdan yanından geçtiğim ahşap mobilyalar da az önce pazarda gördüğüm balıklar kadar anlamsız geldi. Eskicileri arkamda bırakıp tekrar motor iskelesine gittim. Sanki soğuk hava içime işlerse iyileşecektim. O nedenle koşmaya başladım. İskeleye vardığımda kulaklarım donmuş, sızlıyorlardı ancak soğukta koşmanın beni iyileştirdiğinden emin olamadım. Bunun üzerine motorun en üst katına çıkıp Beşiktaş’a kadar kendimi rüzgâra verdim. Rüzgâr yüzümü bıçak gibi kesti yol boyunca.

Beşiktaş’a vardığımda artık yalnızca kulaklarım değil, yanaklarım da sızlıyordu. Bu kadar iyileşmek yeterli olmalıydı. Üstüme çöken karanlığı dağıtayım derken bir de zatürre olmak istemiyordum. Motordan indiğimde Müfit’i gördüm. Az ileride bir banka oturmuş, başı önünde, ellerini kavuşturmuştu. Düşünceli görünüyordu. Yine tartışmışlardı belli ki. Ona gidip üzülmemesini, geçince bir şeylerinin kalmayacağını söyleyecektim. Yanına vardığımda yalnızca yüzüme baktı ve bir şey demedi. Onun yerine yanındaki boş yeri gösterdi. Oturdum. O konuşmayınca ben de ne diyeceğimi bilemedim. Bakışlarında hüzün vardı. Belki onun da ayazda oturmasının nedeni iyileşmeye çalışmaktı. Uzanıp elini tuttum. Hiç konuşmadık. Sonra cebinden iki tane gofret çıkarttı ve birini bana uzattı. Birlikte önümüze bakıp gofretlerimizi yedik. Motorun üst katında nefesimi kesen soğuğun etkisi geçmek üzereydi. Buna karşın artık ayaklarım sızlamaya başlamıştı. Usulca kalktım. Onunla konuşmamın bir anlamı olmayacaktı. Ben kalkınca o da kalktı ve sarılıp sessizce vedalaştık. Benimle gelmedi, oysa bitişik binada oturuyordu. Eve girmeden önce yana geçip Füj’le konuşmaya karar verdim. Müfit’i gidip oradan almasını isteyecektim, alıp eve getirmesini. Orada ellerinin ve kalbinin ne kadar üşüdüğünü anlatacaktım. Kapı açılmadı. Füj belli ki evde yoktu. Müfit’i bir daha hiç görmedim. Daha sonra Füj de o evden taşınıp gitti. Bir zaman sonra Müfit’in öldüğünü öğrendim ve beni fazlasıyla sarsmış olan başka olaylar karşısında yaptığım gibi o gün de hiç ağlamadım.

Zerrin Oktay-Teletex News24